DOLAR 32,7878 % 1.53
EURO 35,1602 % 0.53
STERLIN 41,6058 % 0.85
FRANG 36,8443 % 1.98
ALTIN 2.457,99 % 2,80
BITCOIN 66.115,98 0.75

İnsanlar Doğduğu Anda Sanıldığı Kadar Yetersiz Olmayabilir

Yayınlanma Tarihi : Google News
İnsanlar Doğduğu Anda Sanıldığı Kadar Yetersiz Olmayabilir

İnsan bebekleri, diğer türlerle karşılaştırıldıklarında daha fazla yardıma muhtaç değil, sadece öğrenecekleri çok daha fazla şey var.

Herhangi bir doğa belgeseli izlediğimizde, insan bebeklerinin yaşam için oldukça yetersiz olduklarını açıkça anlayabiliyoruz. Örneğin zürafalar, doğduktan sonra bir saat içinde ayağa kalkabiliyorken – insanların da aynısını gerçekleştirmesi yaşamlarının ilk yılının büyük bir kısmını alıyor- evcil kediler altı aylık olduklarında temel olarak ergenlik çağında bulunuyor.

Diğer primatlarla karşılaştırıldığında bile yetersiz gibi görünüyoruz. Sonuç olarak, hem şempanzeler hem de goriller yetersiz olarak doğuyorlar ancak onlar bile yaklaşık sekiz ay içinde annelerine tutunarak yürüyebilir duruma geliyorlar. İnsan bebekleri bu sürede kendi başlarını dik bile tutamaz halde oluyorlar.

Örnekler yeterli gelmiyorsa, sayılarla inceleyelim: Doğumda insan bebeklerinin beyinleri, gelişim tamamlandığında ulaşacakları boyutun üçte birinden daha küçük oluyor- hatta belki de beşte biri kadar küçük. Primat ailesinde yer alan bir sonraki en küçük bebek beyni şempanzelerde bulunuyor, ancak onlarınki bile ebeveynlerininkinin yüzde 35-40’ı kadar büyüklüğe sahip- bu büyüklük karşılaştırmalı olarak, insan bebeklerinin beyinlerinin iki katı kadar olma özelliğini taşıyor.

Peki neler oluyor? Uzun bir süre boyunca, namıdiğer Dünya’nın en tepedeki türlerinin bu göreceli yetersizlik ya da “bakıma muhtaç olma durumu” evrimsel bir tavizin sonucu olarak kabul ediliyor: Yeni makale, “insan beyni evrim süreci boyunca daha da büyüdükçe ve doğum kanalı iki ayak üzerinde durmaya yönelik biyomekanik adaptasyonlar nedeniyle kısıtlandıkça, doğum sırasında nispeten daha küçük beyine sahip olan yenidoğanların seçiliminin gerçekleştiği ve beyin büyümesinin büyük bir kısmının doğum sonrası süreçte telafi edildiği” açıklamalarında bulunuyor.

Ve eğer sorun doğum kanalını oluşturan iskelet yapısında değilse, belki de farklı bir değiş-tokuş mekanizmasındaydı: Başka bir potansiyel açıklama, bebeklik dönemindeki yetersizliğimizi yeni bir insan oluşumu için ne kadar enerji gerektiğine bağlıyor. Yazarlar “Diğer yazarlar, hamileliğin son kısmına doğru fetal enerji ihtiyacının, hamileliği 40 haftanın çok daha üzerinde sürdürmek için çok yüksek düzeyde olduğunu öne sürüyor.” diyorlar.

İşin ilginç tarafı, bununla baş edebiliyoruz. Evrimsel açıdan bakıldığında, nispeten az gelişmiş bir beyinle doğmak aslında bir avantaj gibi görünüyor- hem annenin hem de bebeğin birkaç yıl boyunca hareketsiz ve neredeyse savunmasız kalması risklerine ağır basacak kadar önemli bir neden bulunuyor. Araştırmacılar, “İnsandaki bakıma muhtaç olma durumu öğrenme kapasitelerinin, davranışsal esnekliğin ve kültürel aktarım kapasitesinin artmasını sağlayan yüksek düzeydeki beyin plastisitesi ile ilişkilendiriliyor.” diyorlar.

Ayrıca “Doğum sonrası gerçekleşen yüksek orandaki beyin gelişimi, sinir devrelerinin yetişkin bireyin hayatta kalma mücadelesi vereceği ortam tarafından doğrudan şekillendirilmesine olanak tanıyor, böylece doğrudan bu ortamlar tarafından şekillendirilen ve bu ortamlara uyarlanan davranışlarla sonuçlanıyor.” diyorlar.

Başka bir deyişle, beyin gelişimimizin büyük bir kısmının rahmin dışında gerçekleşmesi, bu kadar zeki olmamızı sağlıyor ve kabul edelim: Hızlı, vahşi ya da özellikle iyi kamufle olabilir durumda değiliz, dolayısıyla zekamız sahip olduğumuz tek şey olarak bulunuyor. O halde bebeklerimizin oldukça yetersiz olması, şükür kaynağı bir durum olma özelliği taşıyor.

Ancak yayımlanan yeni makaleye göre durum böyle değil.

Makalenin başyazarı Aida Gomez-Robles, “İnsanlar, gençken diğer primatlarla karşılaştırıldığında çok daha yetersiz görünüyor.” diyor.

Ancak bunun “beyinlerinin nispeten gelişmemiş olması nedeniyle değil, katedecek daha fazla yolları bulunduğu için” olduğunu söylüyor.

Aslında bakılırsa insan, bakıma en muhtaç tür değil. Ekip, modern primatlar, kemirgenler, etoburlar, erken dönem insan fosilleri ve onlarla ilgili ata homininleri de dahil olmak üzere 140 farklı plasentalı memeli türünün beyin gelişimini analiz etti ve fetal gebelik süresi, yenidoğan beyin ve vücutlarının yetişkinliktekine göre karşılaştırmalı olarak boyutları ve yenidoğan ile yetişkinlerin genel beyin büyüklüğü gibi verileri karşılaştırdı.

Ekip, örneklem büyüklüğü göz önüne alındığında belki de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, “doğumda beyin oranındaki varyasyon kapsamının çok geniş olduğunu” buldu- insanlar diğer türlerle karşılaştırıldığında belirgin bir şekilde orta dereceli sıralamadaydı. Aslında bizi hayvanlar aleminde ve özellikle de primatlarda farklı kılan şey, yetişkinliğe kıyasla doğumda beklenenden daha küçük bir beyin büyüklüğüne sahip olmak değil, vücut büyümesini ölçeklendirmeyle açıklanamayacak olması.

Araştırmacılar, “İnsanlar, yenidoğan ve yetişkin vücut boyutları arasındaki ölçeklendirme ilişkisinden bağımsız olarak, kendi içlerinde gözlemlenen ölçeklendirme ilişkisinden önemli ölçüde ayrılan tek tür olma özelliği taşıyor.” diyor.

Peki insan bebekleri neden bu kadar yetersiz? Aslında öyle değiller- sadece öğrenecekleri çok fazla şey bulunuyor. Araştırmacılar, diğer primatlarla karşılaştırıldığında “erken” bile doğmadıklarını, eğer yeni doğmuş bir şempanzeyle aynı gelişim aşamasında doğacak olsaydık hamileliğin 21 ay sürmesi gerektiği iddiasının doğru olmadığını keşfettiler. Doğduğumuzda yetersiz durumda olabiliriz ancak o kadar da ayrıcalıklı bir konumda değiliz.

Yazarlar “Elde ettiğimiz sonuçlar, insan beynindeki yüksek düzeyde geç olgunlaşmanın, beklenenden daha küçük bir yenidoğan dönemi beyin boyutu ya da daha kısa gebelik süresinden ziyade, beklenenden daha büyük bir yetişkin beyin boyutuyla daha güçlü şekilde ilişkili olduğunu gösteriyor.” diyor.

Ayrıca, “Anatomi, davranış ve transkripsiyonel profillere dayanarak insanlar ve büyük insansı maymunlar, yaşamın ilk yılında gelişimsel açıdan oldukça benzer yönlere sahipler. Türler arasındaki farklılıklar, olgunlaşma sürecinin sonraki aşamalarında daha belirgin hale geliyor.” diyorlar.

Kaynak: Arkeofili – Yaren Şener